5 Kasım 2012 Pazartesi

Kuş Yemliği Yapalım!

Kış aylarının soğuğu ile birlikte bizim bahçenin muhtelif yerlerine kuş evleri yerleştirdik.
Sıra kuşlar için kış yemliği kurmaya geldi, bir kaç ay önce gördüğüm narenciye kabuğu tasarımında karar kıldım :) 

Bakınız:
Greyfurt Kabuğu

Bunu sadece bahçe için değil, kış boyunca balkonunuzda da yer alması için yapabilirsiniz, ve emin olun ki çocuklar buna bayılacak!
Lakin bu yemlikleri çocuklarla birlikte yapmayı unutmayın ;)

Öncelikle greyfutların bi güzel sularını sıkıp içtim :)
Sonra da iç tarafındaki meyveyi zar kısmıyla birlikte temizledim, sadece kabuk kaldı.
Ardından kabuğun dört bir yanına delik deldim ve sizim ipleriyle bağladım:
 
 İsterseniz üç iple de deneyebilirsiniz, sadece dengeyi ayarlamak gerekiyor o kadar.
 Sonra evde bulunan mısır, yulaf ezmesi, buğday, yulaf ve çetene karışımı hazırladım yem olarak:

...ve kabuklara doldurdum:
Sıra geldi asmaya :)
 
 
 
 

AFİYET OLSUN! =)

9 Ekim 2012 Salı

Şehirdeki Son Ağaç


Şehirdeki son ağaç da yok olmadan çocuklarımız için bir şeyler yapalım!

21 Eylül 2012 Cuma

DALYAN'DA ÇOCUKLARA DOĞA TATİLİ

“Çocukların doğaya, doğanın çocuklara ihtiyacı var.”     
      Çocuklarımıza tüm varlıkların doğada bir yeri olduğunu, bu muhteşem düzenin içinde saygı ve sevgiyle yerimizi bilerek yaşamamız gerektiğini anlatabilmek için düzenlenmiş bir oluşumu anlatacağım size: 

      DalyanKIDS 8-14 yaş Türk ve yabancı çocukların doğada zaman geçirmesine ve çevre bilinçlerinin gelişmesine yönelik bir doğa tatilleri programı. Tatil merkezi yazın özel çevre koruma kapsamı içerisinde olan Köyceğiz- Dalyan, kışın da güzel atlar diyarı Kapadokya olarak devam ediyor. Bu programın amacı, çocukların doğaya olan ilgi, sevgi ve saygılarını arttırmalarına katkıda bulunmak.

      Özellikle şehir çocukları günümüzde doğadan kopuk bir yaşam sürdüğü bu son birkaç on yılda en başta açık, temiz havada hoplamaya, zıplamaya, uzun uzun yüzmeye, sonsuz enerjilerini doğayla paylaşmaya ihtiyaç duyuyor çocuklar.
                     HAYDİ ÇOCUKLAR DOĞAYA!

      Yaz ve yarıyıl tatillerinde bireysel katılımın mümkün olduğu programda baharları da okul grupları misafir ediliyor. 'Haydi Çocuklar Doğaya’ hareketinin Türkiye'de de başlamasında öncülük eden oluşumlardan biri olan DalyanKIDS, 9-13 Ekim arasında IICS (Istanbul Inernational Community School) ‘ye ev sahipliği yapacak. Program dahilinde 41 öğrenci ve 7 öğretmen ile 7. sınıfların fen dersi kapsamında Dalyan'da olacaklar. Öğrenciler sadece doğada vakit geçirmeyecek, aynı zamanda da her an doğayı deneyimleyerek yaşamın içerisinde doğayı öğrenecekler. 

Çevre etkinliklerini belirlerken 3 kriteri göz önünde bulunduruyorlar:

1) Yörede varolan doğal güzellikleri; özellikleri (örneğin carettaların yumurtladığı kumsal, şifalı suları olan kaplıca gibi) paylaşmak

2) Şehirde yaşayan çocukların ihtiyaçlarını karşılamak ( atlama, zıplama, yüzme, temiz, açık havada zaman geçirme)

3) Ve ekipte yer alan deneyimli öğretmenlerin ve doğasever gönüllülerin bilgi birikimlerini yeni nesillere aktarmak (örneğin yöredeki böcek türlerinin gözlemlenmesi).

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

      Sürdürülebilirlik açısında yaklaşımlarını ise DalyanKIDS’in kurucusu Begüm Erenler şöyle açıklıyor:

      “Buraya gelen çocuklar sadece tatil yapmıyor, aynı zamanda bu yöreye de bir katkılarının oluyor. Bunu da şöyle yapıyoruz: buradaki köy ilkokulundaki yerel sivil toplum örgütü adına yaptığımız çevre eğitimi çalışmalarına DalyanKIDS'e gelen çocukları da katıyoruz. Bir öğleden sonramızı o okulda geçiriyoruz, birlikte yörede nesli tükenmekte olan canlılarla ilgili atölye çalışmaları yapıyoruz. Sonra bu çalışmalar dernek tarafından kartpostal, ajanda olarak basılıyor ve kâr yine okuldaki çalışmalarda kullanılıyor.”

      Uygulanan projelerin sürdürülebilir olabilmesi için Dalyan Kültür ve Turizm ve Çevre Derneği ile işbirliği içerisindeler. 20 senedir faaliyette olan Dalyan Dernek (www.dalyandernek.org) çevredeki ilköğretim okullarının desteklenmesi, sokak hayvanlarının kısırlaştırılması, rehabilite edilmesi ve çeşitli çevre konularında birçok etkinliğe imza atmış.

19 Eylül 2012 Çarşamba

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK NE İŞE YARAR?


"Daimi olma yeteneği" gibi kısaca not alabileceğimiz yeni nesil bir terimimiz var artık: 

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

“Sürdürülebilirlik” terimi ilk olarak 1980’lerde dilimize yerleşmeye başlamıştır. Özellikle Lester Brown’un 1981’de yayınladığı “Sürdürülebilir Bir Toplum İnşaa Etmek” kitabı, 1987’de “Ortak Geleceğimiz”in çıkması, ve Dünya Birleşmiş Milletler Komisyonu’nun ‘Çevre ve Gelişim’ üzerine yayınladığı raporla birlikte.
http://www.benkoltd.com/suyapo/surdurulebilir/surdurulebilirlik.asp **


   Ülkemizde son bir kaç yıldır sükse yapmaya başlayan "sürdürülebilir olma" hâlini kendi alanımızda dile getirirsek, tüketmeden ve tükenmeden, biyoçeşitliliği göz önünde bulundurarak üretkenliğin devamının sağlanması da denilebilir.

      Permakültür yönünden incelediğimizde ise, "en az ömrü boyunca bakımı için ve ömrünün sonunda yenilenebilmesi için gereken enejiyi üretebiliyorsa"* bu sisteme sürdürülebilirdir diyebiliyoruz. 


      Sonuçta permakültür ilkeleri tam anlamıyla sürdürülebilirlik kavramıyla örtüşür, ve permakültürün tanımını da bu kavramla iç içe olarak betimleyebiliriz:

      "Etik temelli, sürdürülebilir, insan yerleşimleri tasarımı bilimi."*

       Sürdürülebilir bir yaşam tarzı, sürdürülebilir insan olmaktan ve yaşam alanlarını sürdürülebilir yapılar olarak tasarlamaktan geçiyor. İnsan, bu dünyadaki yerini devam ettirebilmek için tüketimini sınırlandırıp devamlılığı sağlayabileceği bir modeli örnek almak durumunda.

       Konumuz dahilinde devam edersek, bu sürdürülebilir sistemleri eğitim alanlarına entegre edebilmemiz mümkün. Peki ama nasıl?


SÜRDÜRÜLEBİLİR OKUL     

    Okul sahalarının sağlıklı eğitim alanlarına dönüştürülmeleri çocuklarımız için hayati bir rol oynar. Mevcut okullarımızın çoğu asfalt zemin ve bir kaç ağaçtan oluşmaktadır. Doğadan kaçınan bir eğitim alanı, çocukların öğrenme süreçlerini sorunlu hâle getirdiği gibi, pek çok sağlık problemini de beraberinde getirir.

    Sürdürülebilir tasarıma sahip okul bahçeleri çok fazla bakım gerektirmediği gibi, çalışma alanları sunarak çocukların fiziksel gelişimlerinde de olumlu yönde etkilidir. Taze hava, akıl-beden ile birlikte çalışma fırsatı, sağlıklı beslenme, egzersiz ve yeni beceriler (alet kullanımı, bahçevanlık...) sunarak bireysel gelişime de katkıda bulunur.

Günümüz Okullarının Sorunları

· Okullarımızda kantinlerde satılan, katkı maddeleri, renklendirici ve rafine şeker içeren gıdalardan kaynaklanan sağlık problemleriyle karşılaşmaktayız.

· Betonarme binaların yol açtığı yetersiz hava kalitesi nedeniyle oluşan akciğer hastalıkları, nefes sorunları oluşmaktadır.

· Bahçede bitki örtüsü, parmaklıklar, duvarlar ve okul içinde çeşitli zeminde kullanılan kimyasallara ve böcek ilaçlarına maruziyet nedeniyle oluşan davranış bozuklukları ve öğrenme güçlüğü yaşanmaktadır.


Sürdürülebilir Okulların İlkeleri

· Doğa en büyük hocamızdır.

· Sürdürülebilirlik toplumsal bir uygulamadır.

· Gerçek Dünya en iyi öğrenme alanıdır.

· Sürdürülebilir Yaşam derin bir çevre bilgisinden kaynaklanır. 

Sürdürülebilir Okul Tasarımı Prensipleri

- Binanın enerji ve aydınlatma sisteminin gözden geçirilerek çevreci hale getirilmesi

- Güneş panelleri kullanımı (su ve ısınma)

- Yağmur suyu depolanması

- Biriktirilen yağmur suyunun deveranı için rüzgâr enerjisi kullanımı

- Tasarruflu su kullanımı dâhilinde eko-bahçe oluşturulması

- Sınıf dışı eğitim alanları

- Yerel ürün yetiştirilmesi

- Zehir içermeyen, doğal mimari unsurların kullanımı

- Mevcut materyallerin geri dönüşümlü olması; mümkün oldukça geri dönüştürülmüş aksam kullanılması




* Mustafa F. Bakır: 2011 Marmariç Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü PDC (Permaculture Design Certificate) Notları

** SUYAPO: Sürdürülebilir Yaşam Portalı  http://www.benkoltd.com/suyapo/default.asp





OKUL BAHÇELERİ


      Okullar çocuklarımızın hayatlarının en geniş zaman dilimini geçirdikleri alanlar, ve sağlıklı bir beden-ruh-zihin sahibi olabilmek için bu yaşam alanlarının en verimli şekilde tasarlanması gerekir.
  
      Okul sadece bina değil, yaşama bakış açılarının da benimsendiği bir yuva olarak görülmelidir. "Ders"ler içerisine sıkıştırılan müfredâtın, hayatlarımıza baktığımızda hiç bir anlam ifâde etmiyor olmaları, okulların insanı oluşturması konusunda ne kadar başarısız olduğunun bir işâretidir.

      İdeal derslik ve müfredât konuları, bireyin yaşamına kolayca adapte edilebilen, anlamlı ve uygulanabilir olmalıdır. Bu amaca ulaşmak adına okul alanlarının yeniden düzenlenmesi ya da yeni inşaa edilen okulların tamamiyle "yaşamsal" tasarım ile yükseltilmesi elzemdr.

      İnsan tek başına ve sadece "bilgi çöplüğü" ile işlenerek insan olmaz, sadece bir et hâline gelir. Oysa ki "sosyal toplum" düşüncesi ilkemiz olmalı ve hayatlarımızı biçimlendiren tüm etkenleri en iyi şekilde dizayn etmeliyiz. Tabii ki bunların en başında da okullar geliyor.

      Oluşturulması beklenen okul prototiplerinin altyapısı belli temeller üzerine atılmalıdır. Bunların en başında bireyin ruhsal, bedensel ve zihinsel gereksinimlerini karşılayacak, toplum ve kendisi için olumlu ve iyimser bireyler haline getirecek alanlar kurmak gelmelidir. Bu konuda en benimsediğim bakış açılarından biri de Titman'ınkidir:

Titman (1994, 58), çocukların okul bahçelerinde aradıkları
4 ana değeri şöyle sıralıyor:

Eylem sahası: Hareket etmek, kendini ifade etmek, risk almak ve yeteneklerini geliştirmek için uygun alan.

Düşünme sahası: Zihinsel teşvik sağlayan, dünyayı daha iyi keşfetmek için düşünme, öğrenme ve keşfetme alanı.

Hissetme sahası: Renk, güzellik ve ilgiyi açığa koyan, aidiyet oluşturan ve içinde bulunduğu yeri ve içinde bulunan toplumu benimseyip sahiplenme duygusunu oluşturan alan.

‘Olma’ sahası: Kendileri olma imkânı tanıyan, kalabalık içerisinde kişiliklerini ortaya koyma fırsatı veren, arkadaşlarıyla bir arada ve yalnız olma fırsatı sunan, çocuk olma fırsatı veren alan.

       Bireye eylem, düşünme, hissetme ve olma sahaları sağlamak o bireyin özgüven ve sorumluluk sahibi, çalışkan, yerel ve evrensel toplumun farkında, kendisinin doğanın bir parçası olduğu fikrini benimsemiş, beden-zihin-ruh sağlığı iyi bir insan olmasına olanak tanır.

       




18 Eylül 2012 Salı

PERMAKÜLTÜR OKULA GİDERSE: EKO-PER

Ekolojik Bahçe ve Permakültür Uygulaması, Ekolojik Eğitim Ortamlarının Davranış ve Öğrenme Biçimleri Üzerine Etkileri
   2011'in Ekim ayında bir rehber öğretmeninin hayali ile başladı bu proje. Benimle bağlantıya geçerek hayalinden bahsetti ve Türkiye'de ilk defa gerçekleştirilen bu projeyi birlikte biçimlendirmeye başladık, Kasım'ın başında yola koyulmuştuk.

   Maltepe Emine İbrahim Pekin İlköğretim Okulu’nda başlattığımız EKO-PER, temel olarak doğanın çocuk psikolojisi ve öğrenci başarısı üzerindeki etkisini inceliyor. Bu proje ile bir model olarak bahçeciliğin bütün okul müfredatlarında yer almasını sağlamayı hedefledik. Sadece ekolojik bir ortam yaratmak değildi amacımız, aynı zamanda da öğrencilerin stres düzeylerinde de bu uygulamaların etkili olacağını, ve rehabilite edebileceğini düşündük, ki dünyada pek çok okulda bunun gibi çalışmalar mevcuttu. Tabii bunun yanı sıra öğrencilerin sorumluluk alma bilinçlerine de katkı sağlayacağı kesindi. Yine bu çalışmalar esnasında işbirliği kurma zorunlulukları doğacak ekip çalışmaları nedeniyle sosyalleşme becerilerine katkıda bulunacaktı. Ayrıca yaratılacak ekolojik ortamla müfredat içerisinde var olan birçok konunun işlenmesine, örneklenmesine ve deneyimlenmesine elverişli olduğundan dolayı da keyifli bir eğitim ortamı yaratarak zenginlik sunacaktı.

   Eko-Per Projesi okullarda öğrenme ve davranış biçimleri üzerine farklı bir yaklaşım sunma ve çevre bilincini yaparak yaşayarak öğrenme yoluyla algılama amacıyla planlandı.
İlk Dersimiz: Toprak
   Genel olarak proje şu şekilde sunuldu:

   Hedef Kitle: Emine İbrahim Pekin İlköğretim Okulu 6-14 yaş grubu öğrencileri

   Kaynaştırma raporu olan 5 öğrenci (Özgül Öğrenme Güçlüğü –Hafif Düzey Zihinsel Öğrenme Yetersizliği)

   Ders başarısı yüksek 5 öğrenci

   Sosyal ilişkilerde öne çıkan 5 öğrenci

   Risk grubu oluşturan 5 öğrenci

   Toplam 20 öğrenciden oluşmaktadır.


   Projenin Amacı

  • Ekolojik Eğitim Ortamı yaratmak, Öğretmen ve öğrencilere Ekolojik Okuryazarlık formasyonu kazandıracak ortam sunmak
  • Doğayı doğal ortamlarda tanıma, doğanın sunduklarını eğitim konusu, malzemesi ve aracı olarak değerlendirme, doğa ile bütünleşme ve onun bir parçası olduğunu kavrayabilmelerine olanak sağlamak
  • Ekoloji ve eko-sistem hakkında bilgilenme, çevreyi koruma ve çevre bilinci duyarlılığını artırmalarına yardımcı olmak
  • Sosyal becerilerini, Benlik tasarımlarını ve empati becerilerini geliştirmek, özgüven kazanımlarına destek olmak
  • Ekip çalışması ve planlı çalışma davranışı kazanmalarına yardımcı olmak
  • Gözlem yeteneğini geliştirmelerine imkân sağlamak
  • Doğada var olan nedensellik ve denge ilkelerini kavrama ve özümsemelerine destek olmak
  • Doğa etiğini kavrama yoluyla kişisel yaşamda ve insan ilişkilerinde etik davranış geliştirmelerine yardımcı olmak.


   Okulda Yapılacak Düzenlemeler
  • Koridorlar ve bahçeye geri dönüşüm kutuları yerleştirilmesi
  • Sınıflarda pet şişeleri saksı olarak kullanıp hem geri dönüşüme katkı sağlayıp dikkat çekmek hem de kapalı mekan olan sınıfları ekolojik ortamlara dönüştürmek
  • Her ay “Yeşil Sınıf” seçimi yapılması ve öğrencilerin bu yönde yönelimlerini sağlamak ve motive etmek
  • Tüm dersler için müfredat konularına uygun olarak ekolojik örneklerin kullanılması ve en az bir dersin "Açıkhava Sınıfı"nda işlenmesi
  • Permakültür sebze bahçelerinde, sebze ekim ve bakım çalışmaları
  • Ekolojik bahçe içerisinde grup oyunları
  • Yemekhane atıklarının kompost gübre alanlına yönlendirilmesi ve kompost gübre üretimi
  • Okulumuzda bir tohum deposu oluşturulması ve okulumuzda bir tohum takas festivali düzenlenmesi(var olan festivallere katılım)
  • Her yıl Eylül ayının son haftası-Ekim ayının ilk haftası- okulumuzda hasat festivali düzenlenmesi
  • Okulumuzda yapılan tüm çalışmaların okulun internet sitesi üzerinden duyurulması
  • Okul Panosu (Yapılan çalışmaların duyurulması ve bilgilendirme )
  • Açık Hava Sınıfı oluşturulması


  •    Permakültür tasarım elemanları ise şu şekilde belirlendi:
  • Sebze bahçeleri oluşturma
  • Ot Spiralleri
  • Okul Bahçe Duvarlarının Yeşillendirilmesi(sarmaşık) ve duvarların boyanması
  • Kompost gübre çalışması
  • Solucan kovası uygulaması
  • Kuş evleri yapımı
  • Gölet yapımı
  • Bahçe Peyzajı
  • Bahçenin ekim, biçim ve bakımı
  • Geziler (Karaca Arberotumu, Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, Başıbüyük Ormanı, Bayramiç Tohum Takas Festivali)
  • Outdoor çalışması (gezilerde bitki ve ağaçları tanıma, gözlem yaparak farkındalık oluşturma)
  • Eğitsel Grup Oyunları(ben hangi hayvanım, doğayı dinliyorum vb)
  • Doğa güncesi tutma

Proje başlayalı 1 sene oldu ve projenin neresindeyiz?

   Başladığımız ilk 2 ay projeyi detaylandırmak ve bahçe tasarımını belirlemek ile geçti. Bu süre zarfında haftada 1 gün 1.5 saat öğrencilerle permakültür ve doğa üzerine teorik ve uygulamalı ders yapma fırsatım oldu.

   Önceliklerimizi belirledik; bahçenin malç ve komposta ihtiyacı vardı. Solucan bağışı aldık ve bahçede çocukların getirdiği mutfak atıkları ve okulun kantin-yemekhane atıkları ile bir kompost alanı oluşturduk. 

   Tohum ihtiyaçlarımızı da bağışlarla karşıladık. Okulda tohum kütüphanesi oluşturduk.

   Bahar başlarken sebze yataklarını ve kuş evlerini belirlemeye koyulduk. Mayıs içerisinde sebze bahçemiz hazırdı. Ayrıca Permablitz İstanbul'dan bir ekiple birlikte bir de ot spirali yaptık.

Tohum Kütüphanemiz

Sebze Yatakları
Roka

Açık Hava Sınıfı


Ot Spirali

Solucanların yatağını hazırlıyoruz
Solucanlarla Tanışıyoruz

Fidelik Tohumları ekerken


   Bağışlar ve yardımlarla ilerleyen EKO-PER projesinin permakültür tasarımını önümüzdeki bir sene içerisinde tamamlamayı hedefledik.

   AB projeleri için hazırlık aşamasındayız ve süreç içerisinde de öğrencilerle çalışmaya devam edeceğiz.

   Sırada yağmur suyunu kullanabilmek için depolama sistemi ve kardeş bitkilerle bir gıda ormanı oluşturmak var. Bunları gerçekleştirmek için maddi bir olanağımız yok, ancak süprizler de olmuyor değil.

   Projemize destek olmak istiyorsanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Emin olun her daim desteğe ihtiyacımız var =)

   Destek için: didemcivici@hotmail.com adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.


   Projeyle ilgili yazılar:



Projeyi Destekleyen Kurum ve Kuruluşlar:

Ekosol Tarım ve Hayvancılık

Datça Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi

Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü


TEMA

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği

KOŞ ÇOCUK DOĞAYA KOŞ!!!

    Babamın, Ali Amca’nın bahçesindeki ceviz ağacı hikâyesiyle büyüdüm ben. O anlatırken hayalini kurduğum düşlerin yüzümde yarattığı kocaman bir tebessüm, içimdeyse öyle bir bahçenin eksikliğinin gerçekliğiyle çıka gelen hüznü taşırdım. Yine de şanslıydım: yaşadığımız ‘apartmanın otoparkı’nda karadut ve iğde ağaçları yaşardı; çiçeklendiği bahar aylarını iple çekerdim iğdelerin, dut ağacınaysa dört beş çocuk çıkar, aşağıda bekleyenlere silkelerdik kapkara meyveleri. Lâkin bahçıvanın korumasında olan bahçeye yasaktı girmemiz; ondandır ki gizemlerle doluydu o vadi. Ardından gelen yaz tatilleri “doğa”ydı benim için: ebeveynlerim otel nedir bilmezdi, ‘dağ tepe tırmanalım, kayalıklarda balık avlayalım’la geçerdi günlerimiz. Evet, şehirde büyümeme rağmen şanslı bir çocuktum. 
   Şimdi ‘büyüdüm’; büyüdükçe daha da grileşti etrâfım; binalar da büyüdü, ve baktım ki nefes alacak yer kalmamış… 

   Yıllar geçti, ve yürürken bir gün sokakta, fark ettim ki çevremde koşturan çocuklar yok, tırmanamaz olmuşlar ağaçlara, dut nedir bilmez olmuşlar, o güzelim iğdenin çiçeklerini koklayamaz olmuşlar; zira varsa yoksa televizyon, avm ve bilgisayarmış hayatları. Böyle kırıldı içim.

   "Gönüllerine kuşlar konanlardan toprak kokusu esirgenmezmiş..."

   Ormana koşmalıydı, Toprak Ana’ya yalvarmalıydı, ki bir şeyler yapsındı içleri toprak kokan çocuklara. Dokunmalıydılar çamura, ve yuvarlanıp aşk şarkıları söylemeliydiler çınar ağaçlarının altında…

   Senelerdir zaman bulabildiğimce Kaz Dağları’nın derinliklerine atıyorum kendimi; doğayı bilmeye çabalamadan, sadece O’nun bir parçası olmaya çalışıyorum, öğreniyorum. Çünkü biliyorum ki doğadan ırak olan asla mutlu ve sağlıklı olamıyor. “Uygarlaşma” adı altında hızlanan kent yaşamları bizleri doğadan uzaklaştırırken hastalıkları da bedenlerimize işliyor, ve ne yazık ki en çok da çocukları etkiliyor. Oysa ki, daha sağlıklı bireyler olabilmek için ruhsal, bedensel ve zihinsel dengeye ve doğa ile temasa ihtiyacımız var, bunu unutuyoruz. 
   Son zamanlarda yürürken ya da arabayla işe koştururken bir okulun önünden geçtiniz ve dikkat ettiniz mi hiç? Ya da çocuğunuzu bırakırken baktınız mı okulun bahçesine? Öğretmenlik okurken staj yaptığım okulda yıl boyu dikkatimi çeken, çocukların hiperaktivite ve beslenmeye ilişkin sorunlarıydı. Çoğu asfalt kaplı zeminde oradan oraya koşan ve 10 dakikalık kısıtlı bir sürede oyun oynamaya çalışan çocuklarla derse girdiğimde sorunla daha da acımasızca yüzleşiyordum: dikkat eksikliği ve yorgunluk. Daha alışamamış olduğum bu eğitim sistemine daha sonraları farklı bir gözle bakmaya başlayacaktım oysa ki, ve bu beni derinden etkileyecekti, ve tüm yaşama bakış açımı değiştirecek yola sokacaktı: Permakültür. 
   Okul bittikten sonra doğal yaşama daha da yakın durmaya ve özellikle çocuklarla ilgili araştırmalara başladım. Permakültür, kent yaşamına karışabilmemi ve şehirdeki sorunlara çözüm olarak bakabilmemi sağladı. Tabii ki işin içerisine girdikçe sis dağıldı ve şu gerçeklerle karşı karşıya kaldım: 

- Çocuklar doğanın ne olduğunu bilmiyordu

- Yaşamları çoğunlukla pc-tv-avm-okul arasında gidip geliyordu

- Fiziksel aktivitede bulunmadıkları gibi, pek çoğu da obezite ve yanlış beslenme alışkanlıklarına sahipti

- Özgüven eksikliği ve asosyalite yaşıyorlar

- Okul, çoğu için gitmek ‘zorunda’ oldukları bir binadan ibâret

- Aileleri dışarıda oyun oynamalarını istemiyordu, zira pek çok tehlike çocukları bekliyor.


   Oyun oynayacak alan yok denecek kadar az, ve zamanlarının çoğunu geçirdikleri okullarsa doğayla iç içe olmalarına imkân tanımıyor; üstüne üstlük her yerde pc oyunları, tv ve benzeri doğadan uzaklaştırıcı her şeyin reklamları mevcut, e hâliyle hiç de yardımcı olmuyorlar.

   Geçtiğimiz yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, doğayla iletişim kuran çocuklarla ilgili şu sonuçlara varıyor;

- Bedensel ve zihinsel olarak aktif oldukları için çocuklar daha sağlıklı oluyorlar ve obezite riski düşüyor

- Bahçede zaman geçirmek D vitamini seviyesinde artışa neden olduğu gibi, çocukların gelecekte karşılaşabilecekleri kemik problemlerini de asgariya indiriyor

- Doğal ortamda bulunmak çocuklardaki hiperaktiviteyi azaltıyor, onları sakinleştiriyor

- Doğal ortama izin veren okullarda başarı seviyelerinde artış görülüyor

- Doğayı baz alan eğitim sistemi, öğrencilerin eleştirel düşünme yetileri üzerinde yapılan testlerde daha başarılı olmalarını sağlıyor

- Çocukların stres seviyeleri yeşil alan görmeleri ânından itibaren düşmeye başlıyor

- Oyun, çocukların duygusal gelişimini koruyarak desteklerken, hızlı yaşam koşulları anksiyete ve depresyona neden oluyor

- Doğa, daha fazla sosyal iletişime ve toplum bilincinin gelişmesine, böylelikle ilişkilerin sağlam temeller üzerine kurulmasına destek oluyor.

   Tüm bunları incelerken, lisedeki Edebiyat Öğretmeni’min dedikleri geldi aklıma. Okuldan mezun olduktan sonra ziyaretine gitmiştim kendisini ve bana, bizim nesilden sonra gelen hiçbir sınıf ile sohbet edemediğini, hatta sohbeti bırak, ders dahi işleyemediğini, garip bir neslin yetişiyor olduğunu söylemişti. O’na göre bu, öğrencilerin dikkat eksikliğinden kaynaklanıyordu, ve ders işlemek her geçen gün daha da yorucu oluyordu. Evet, haklıydı; kiminle konuşsam aynı sorundan bahsediyordu. Aşikârdı: AÇIKÇASI BİZLER, BELKİ DE DOĞAYLA TEMAS KURABİLEN SON NESİLDİK.

   Sonuç olarak, eğitim sistemi ve yapılarını ele alırsak durum hiç de iç açıcı değil. Bir yanda “doğayı kurtarmak” hareketlerinin başları çekilirken önemli başka bir şey göz ardı ediliyor: Çocuklar, gelecekteki doğanın varlığından sorumlular, ve bu sorumluluğun farkında bile değiller!

   Yazar ve “Doğa ve Çocuklar Ağı” (Children & Nature Network) başkanı Richard Louv, kitabı ‘Doğadaki Son Çocuk’ta “doğa yoksunluğu sendromu”nun sonuçlarını, doğaya neden ihtiyacımız olduğunu ve doğaya dönüş için çözüm yollarını harika bir şekilde dile getiriyor. Evet, gerçekten de bunlara kafa yormak ve yaşamlarımızın içine sokmak gerekiyor doğayı, aksi takdirde kertenkeleden korkan, ağaçtaki eriği tanımayan küçük kuzenim gibi çocuklar çoğalmaya devam edecekler, ve bizler ancak masallar anlatıyor olacağız onlara. 

   Peki ama ne yapabiliriz?

   Louv kitabının arkasında, yapabileceklerimizin bir listesiyle karşılıyor bizi. İşte birkaç öneri:

- Çocuklarınıza kendi çocukluğunuzla ilgili doğa hikâyeleri anlatın,

- Gizli evrenleri keşfe dalın! Bahçenizde ya da apartman bahçesinde toprağın üstüne bir parça tahta koyun. Birkaç gün sonra çocuğunuzla tahtayı kaldırın ve bakın orada neler oluyor!

- “Yeşil Saat” ilan edin! Aile geleneği haline getirebileceğiz haftalık yeşil saatiniz olsun ve doğaya karışın! Kim bilir, belki de bunu doğa gezileri ve çalışmaları izler. Ankara’da özellikle çocuklar için geziler yapan bir grup da varken, eğer oralardaysanız kaçırmayın: http://www.cocukvedoga.com/index.php

- Yürüyüşe çıkın!

- Ağaç dikin! Bir ağacı evlat edinin ve birlikte ağaç dikin.

- Pislenin! Kirlenmek gerçekten de güzel, hele de toprakta!

- Sebze yetiştirin! Bahçenizde ya da balkonunuzda!

- Şehrin yeşillenmesine yardımcı olun! Belediye ya da muhtarınızı bu konuda “rahatsız” edebilirsiniz!

- Çocuğunuzun okulunda doğa kulübü, bir bahçe ya da doğayla ilgili geziler yapılması için okul aile birliği ya da yetkililerle bağlantıya geçin!

- Okul bahçelerini yeşillendirin! Bazı okullarda Permakültür uygulamaya başladık bile!

- Öğretmenleri çevre ve doğa eğitimi konusunda eğitmek, ve benzeri programları desteklemek için bakanlıklarla iletişime geçin, okul müdürleriyle görüşün!

- “Çocuklar içeride kalmasın!”, ve bu mesajı çevrenize yayın! 



Dîdem Çivici
Permakültür Tasarımcısı ve İngilizce Öğretmeni

DOĞA İLE İLETİŞİM KURMAK


Geçtiğimiz yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, doğayla iletişim kuran çocuklarla ilgili şu sonuçlara varıyor;
  • Doğa, çocukların duyularını güçlendirir. 
  • Doğa çocukların öz güvenini artırır, okuldaki başarılarını ve çevreleriyle uyumlarını destekler (American Institutes for Research, 2005, Louv 2008).
  • Bedensel ve zihinsel olarak aktif oldukları için çocuklar daha sağlıklı olur ve obezite riski düşer. 
  • Bahçede zaman geçirmek D vitamini seviyesinde artışa neden olduğu gibi, çocukların gelecekte karşılaşabilecekleri kemik problemlerini de asgariye indirir. Doğa çocukların fiziksel sağlığını geliştirir (Grahn ve arkadaşları, 1997).
  • Doğal ortamda bulunmak çocuklardaki hiperaktiviteyi azaltıyor, onları sakinleştirir. Doğayla temas, dikkat eksikliği-hiperaktivite sendromunu da içeren birçok rahatsızlığa karşı sağaltıcı etki gösterir (Kaplan ve Kaplan 1989, Grahn ve arkadaşları 1997, Wells 2000, Taylor, Kuo ve Sullivan 2001).
  • Doğal ortama izin veren okullarda başarı seviyelerinde artış görülür.
  • Doğadaki etkinlikler çocukların yaratıcılığını geliştirir (Chawla 2002).
  • Doğayı temel alan eğitim sistemi, öğrencilerin eleştirel düşünme yetileri üzerinde yapılan testlerde daha başarılı olmalarını sağlar. 
  • Doğadaki serbest etkinlikler çocukları stresten uzaklaştırır, sarsıcı deneyimler yaşamış çocuklar için psikolojik koruma sağlar (Wells 2000). 
  • Oyun, çocukların duygusal gelişimini koruyarak desteklerken, hızlı yaşam koşulları anksiyete ve depresyona neden olur. 
  • Doğa, daha fazla sosyal iletişime ve toplum bilincinin gelişmesine, böylelikle ilişkilerin sağlam temeller üzerine kurulmasına destek oluyor.

EKOLOJİK ZEKÂ NEDİR?

ÇOKLU ZEKÂ KURAMINDA BİR ADIM DAHA: 

EKOLOJİK ZEKÂ

   Giriş Genelde psikoloji dünyası, özelde ise eğitim dünyası Howard Gardner’ın 1983 yılında yazmış olduğu “Frames of Mind: The Theory of Multiple Intelligences” (Zihnin Çerçeveleri: Çoklu Zekâ Kuramı) isimli kitapla derinden sarsılmıştır. Gardner (1993) bu kitabıyla,o zamana dek süre gelen zekâyı iki boyuta indirgeyen ve zekâyı yalnızca kâğıt-kalem testleri ile ölçmeye çalışan anlayışıreddederek, zekâya farklı bir boyut kazandırmıştır (Baş,2010). Gardner ilk önceleri yedi adet zekânın varlığından söz etmiştir.



Bu ilk yedi zekâ alanı şu şekildedir (Gardner, 1993):

(1) Sözel-Dilsel Zekâ,

(2) Mantıksal-Matematiksel Zekâ,

(3)Görsel-Uzamsal Zekâ,

(4) Ritmik-Müziksel Zekâ,

(5) Bedensel-Kinestetik Zekâ,

(6) İçsel-Özedönük Zekâ ve

(7) Sosyal-Bireylerarası Zekâ.



   Daha sonraları Gardner, Checkley’e (1997) vermiş olduğu bir mülakatta sekizinci bir zekâ alanının varlığından bahsederek, sekizinci bir zekâ alanı olarak “doğa-doğacı zekâ” alanını ortaya atmıştır.

   Gardner, hâlen yeni zekâ alanlarının varlığı üzerindeki çalışmalarını sürdürmektedir(Baş, 2009). Gardner, muhtemel yeni zekâ alanlarıolarak; varoluşçu zekâ, ahlaki zekâ, ruhsal zekâ, vb. gibi zekâ alanlarını sıralamaktadır (Gardner, 1999). Elbette, zekâ alanlarının ortaya atılmasında Gardner’ın rolü çok açık vebüyüktür. Ancak, zekâ kuramına tek katkıyı yapan kişi yalnızca Gardner olmamıştır. Özellikle, “Çoklu Zekâ Teorisi”ne ilgi duyan ve bu konuda çalışmalarını sürdüren pek çok isme rastlanmaktadır. Bunlardan, özellikle, Daniel Goleman’ı burada anmak yerinde olacaktır. Zira, kendisi ortaya attığı “duygusal zekâ” (emotional intelligence) kavramıyla dikkatleri üzerinde toplamış ve “duygusal zekânın IQ’dan daha önemli olduğu” görüşü ile ön plana çıkmıştır. Goleman (1995), ortaya attığı “duygusal zekâ”alanı ile zekâya daha farklı bir boyut kazandırarak, Çoklu Zekâ Kuramının, belki de ihmal ettiği, “duygu” (emotion) kavramı üzerine eğilmiş ve duygusalzekânın insanın hayatındaki başarılarda ve başarısızlıklarda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koymuştur.


   Goleman (1995), insanın hayatta yalnızca akademik anlamda başarılı olmasının onun gerçek başarısını yansıtmadığını; hayattaki başarısının “insanların kendisini tanımasına”, “empati kurarak,diğer insanları anlamasına” ve “insan ilişkilerinde etkili iletişim becerilerini kullanarak, çatışma çözmeeğilimli” olması gibi bir dizi faktöre bağlı olduğunu ifâde etmiştir.

   Bir başka taraftan, Ian McCallum (2008) yazmış olduğu “Ecological Intelligence: Rediscovering Ourselves in Nature” (Ekolojik Zekâ: Doğada Kendimizi Yeniden Keşfetmek) başlıklı çalışması ile zekâ alanlarına muhtemel bir yenisini daha eklemiştir.Aynı şekilde, “Emotional Intelligence” (Duygusal Zekâ) isimli kitabın yazarı olan Goleman da (2009) daha sonra yazmış olduğu “Ecological Intelligence: How Knowing the Hidden Impacts of What We Buy Can Change Everything” (Ekolojik Zekâ: Satın Aldığımız her şeyin Hayatımızı Nasıl Değiştirebileceğinin Altında Yatan Etmenler) başlıklı kitap ile “çoklu zekâ” alanlarına bir yenisini daha eklemiştir.

   Ekolojik Zekâ ve EğitimMcCallum (2008) ve Goleman (2009) yazmış oldukları çalışmalarda “ekolojik zekâ” kavramı üzerine yoğunlaşmışlar ve insanın “ekolojik olarak zeki” olabileceği hususu üzerinde durmuşlardır. Özellikle son yıllarda küreselleşme ile birlikte anılır olan “küresel iklim değişimi” kavramı ile ekolojik zekânın önemi kuşku götürmez biçimde bir kat daha artmıştır. Gerek McCallum (2008), gerekse de Goleman (2009) ekolojik zekâyı; “ekolojik anlamda dünyada küreselçapta meydana gelen olumsuz doğa değişimlerineduyarlılık ve bunlara reaksiyon gösterme becerisi” olarak tanımlarken, ayrıca bu zekâ alanının yalnızca doğaya hitap eder türden bir zekâ alanı olmadığını,bunun aynı zamanda “psikolojik” bir yanının da olduğu görüşünü vurgulamaktadırlar.

   Özellikle, ekolojik zekânın, Gardner’ın (1999) ortaya attığı “doğa-doğacı zekâ” alanından farkı da, içinde barındırdığı “psikolojik” boyut olsa gerek. Buradaki “psikolojik” boyuttan kasıt, muhtemelen, insanların bilinçli olarak küresel çapta dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelenve bunun çevre ve insanlar üzerindeki etkilerine dikkat çekme ve tüm bu yaşananlara reaksiyon göstermedir. 


   Son yıllarda, özellikle “küresel iklim değişikliği” kavramı sıkça telaffuz edilir ve bunun etkilerinin insanları yakından olumsuz bir biçimde etkilediği ve bu olumsuz etkilere karşı bir takım öneriler geliştiriliyor olduğu (Kyoto protokolünün küresel anlamda imzalanması,sera gazlarının salınımının engellenmeye çalışılması, çevreye zarar verici nitelikteki maddelerin kullanılmasının yasaklanması, vb.) görülmektedir.

   İnsanların bilinçsizce doğayı kirletmesi, fabrikalardan çıkan ve ozon tabakasında sera etkisi yapan olumsuz eylemler dünyayı çok yakından etkilemektedir. Özellikle, son yıllarda ülkemizde kış mevsimlerinin bir hayli ılıman hatta sıcak geçiyor olması, yazların aşırıkurak geçmesi, bir takım haşaratların varlığındaki inanılmaz artış ve(ya) azalış, bazı canlı soylarının tükenme noktasına gelmesi ile kürersel çapta; kutuplardak i buzulların hızla erimeye başlaması ile önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde içinde pek çok büyük şehrin de bulunduğu (Londra, Amsterdam, New York, vb.) birtakım ülkelerin su altında kalmaya başlayacağının öngörülmesi, aşırı kuraklıkla birlikte su sıkıntılarının yaşanmaya başlaması, özellikle yaz aylarında ardı arkası kesilmek bitmeyen orman yangınları, vb. gibi pek çok “küresel” anlamda dünyayı ve neticesinde insanlığı olumsuz etkileyebilecek olan durumlar yaşamaktadır.

   Artan ekonomik rekâbetle ülkelerin, özellikle Çin gibi, ucuz hammadde kullanarak, olumsuz sağlık ve çevresel sorunları düşünmeksiniz üretilen eşya, mamul, vb. ürünlerin insanlığa ve aynı zamanda çevreye olumsuz pek çok etkisi meydana gelmektedir (Goleman,2009). Satın aldığımız pek çok ürünün kanserojen madde içermesi, bu ürünleri üreten işçilerin hiçe sayılarak karın tokluğuna çalıştırılıyor olması ve bu işçilerin sağlık durumlarının göz ardı edilmesi, elbette, gelinen noktada endişe verici niteliktedir.

   Ülkeler küresel rekâbet uğruna sera gazlarının atmosfere salınımına karşı hiçbir yaptırımda ve eylemde bulunmamaktadır. Bu bağlamda, ülkelerin dünyanınazalan enerji kaynaklarına alternatif olarak bazı arayışlara girdikleri, bunların ise doğaya ve sonucunda ise insanlığa olumsuz etkiler yapıyor olduğu açıktır.Atmosfer, ekolojik çevrenin sağlığı, vb. hiçe sayılarak,üretilen ürünlerin insanlarca pervasızca satın alınıyor oluşu ve bunların yine aynı pervasızlık içerisinde doğay asalınıyor ve(ya) atılıyor olması bizlere çok vahim bir tablo sunmaktadır. Özellikle son yıllarda bilim insanlarınca araştırılan yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının araştırılması ve kullanıma yönelik girişimlerinbu noktada, elbette, takdir edilmesi gerekir.

   Son yıllarda, özellikle büyük ölçekli ülkelerden ;Amerika Birleşik Devletlerinin aşırı üretimi ve yineaynı şekilde tüketimi ile artan kirlilik, İran, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerin bilinçsizce nükleer silah denemeleri, Çin gibi ülkelerin ise insan sağlığını bozucu ve(ya) onu hiçe sayıcı nitelikte ucuz ürünler üreterek, bunları denetimsiz olarak pazarlamaya çalışması, küresel çapta dünyanın gerek ekolojik dengesini alt üst etmekte, gerekse de bunlar insan psikolojisini ve fizyolojisini bozucu nitelikte problemler yaratmaktadır.

   Dünyada küresel anlamda ortaya çıkan böylesi sorunlara yine küresel çapta reaksiyon göstermek gerekmektedir. Bu reaksiyon ise, ancak, ekolojik duyarlılığayani “ekolojik zekâ”ya sahip bireylerin yetiştirilmesiile mümkün olabilecektir. Böylesi problemlere göz yummayan, kendisinin de bir şeyler yapabileceği sorumluluğu ve rol algısına sahip bireylere gereksinim duyulmaktadır (McCallum, 2008). Bunun için, küresel ölçekte yapılanlara reaksiyon gösterebilecek ve tavır sergileyebilecek, yapılanları demokratik yollarla protesto edebilecek, neyin ekolojik dengeye uygun neyin uygun olmadığını kavrayıp eyleme geçebilecek, yeri geldiğinde insan ve çevre sağlığını bozucu materyal ve(ya) ürünleri demokratik yollarla protesto ve boykot edebilecek insanlara gereksinim bulunmaktadır(Goleman, 2009).

   Elbette, ekolojik zekâ “küresel” bir projeksiyonu da beraberinde getirmektedir. Kendi yaşadığı yere duyarlı olmak burada yetmemektedir.Ekolojik zekâya sahip olmak, küresel anlamda dünyada olup-biten her türlü ekolojik problem, olay vb. ile bularla ilişkili olarak insan psikolojisini bozan her türlü olaya da reaksiyon gösterebilmek anlamına gelmektedir. İnsanın yalnızca doğaya ilgi duyması, hayvanları beslemesi vb. (doğa-doğacı zekâda olduğu gibi) yetmemektedir. Küresel anlamda dünyanın herhangi bir ucunda meydana gelen ve dünyayı doğrudan ve(ya) dolaylı olarak etkileyebilecek olan her türlü duruma karşı hassas ve duyarlı olmak ve bu olumsuzluklara karşı reaktif olmak gerekmektedir.

   Hatta Goleman(2009), ekolojik zekâya sahip bireylerin ekolojiye zararlı olan ürünleri alma noktasında da duyarlı davranarak, bu ürünlerin ekolojiye zararlı olduğu kanaatini taşıyan bireylerin ilgili bu ürünleri boykot dahi ederek almadıklarını belirtmektedir. Zira, satın almayarak, tepki göstereceğimiz bu durum belki de pek çok şeyideğiştirecek ve üreticileri daha sağlıklı ve ekoloji dostu ürünler üretme noktasında zorlayacaktır. 


   Sonuç olarak, doğanın sağlıklı işleyişi, ona olumluya da olumsuz etki eden faktörleri anlamak ve bilmekve buna yönelik olarak tepki göstermek ve önlemleralma yolunda çaba göstermek “ekolojik zekâ” potansiyeline sahip bireylerin yapabileceği eylemlerdir. Doğayı sevmek tek başına yeterli olmamaktadır. Artık doğayı sevmek, onu yalnızca sevmesinin dışında,ona etki eden olumsuzlukları anlamak, tepki göstermek ve önlem almaktır. Günümüzde böylesi anlayışlara sahip “ekolojik zekâ”sı gelişmiş bireylere ihtiyaç bulunmaktadır.

   Genel anlamda, ekolojik zekâya sahip bireylerin sahip olması beklenen özellikler şu şekilde sıralanabilir:

Çevreye ve çevre problemlerine duyarlı olmakve gerekli önlemleri almak

• Küresel anlamda dünya ekolojisini ve ona olumsuz etki eden faktörlere reaksiyon göstermek

• Çevre problemlerine sebep olan ürün ve mallara karşı duyarlı olmak; bunları tanıyarak, gerektiğinde tepki göstererek, boykot etmek

• İnsanları ekolojik problemler hakkında bilgilendirmekve bilinçlendirmek

• Okullarda özellikle öğrencilerin “ekolojik okuryazar” olarak yetiştirilmesine katkı sağlamak

• Ekolojinin insan fizyolojisi ve insan psikolojisi üzerindeki etkilerini anlamak ve bunları olumsuz etkileyen faktörlere karşı duyarlı olmak, bu problemlerle baş etme yolları bilmek

• Ekoloji hakkında her türlü yayını okumak, dinlemek ve izlemek.


   Bireylerin “ekolojik okur-yazar” olarak yetiştirilmelerinde en önemli konum okula aittir. Geliştirilen eğitim programları içerisinde ekoloji konularının işlenmesi, özellikle örtük programda öğrencilere buanlayışın kazandırılması önemlidir. Öğrencilerin yakınçevrelerinden başlayarak, küresel anlamdaki ekolojik problemlere karşı duyarlılık kazanacakları bir biçimde eğitilmeleri, ileride dünyada meydana gelen herhangi bir olayın kendilerini yakından etkileyebileceğini kazandırması açısından önemli görülmektedir. Bu açıdan, özellikle, ekoloji ve doğa ile yakından ilgili dersler olan Fen ve Teknoloji, Biyoloji gibi derslerin yanında, Çevre kulübü gibi sosyal faaliyetler içerisinde öğrencilerin ekolojiye duyarlı bir biçimde eğitilmeleri gerekmektedir. Elbette, bunun yalnızca derslerde bir disiplinin öğretilmesi şeklinde olmaması, uygulama boyutuna daha fazla yer verilmesi gerekmektedir.

   Unutulmamalıdır ki, artık bugün dünyanın herhangibir noktasında meydana gelen ekolojik bir problemin ülkemizi, dolayısıyla insanlarımızı da yakından etkilemesi kaçınılmazdır. Bu amaçla, yetiştirilecek olan bireylerin üst düzey ekolojik duyarlılığa ve zekâya sahip olması gerekecektir.

   Sonuç olarak, çevre sorunlarının sıklıkla gündeme geldiği son yıllarda insanların dikkatlerinin ekolojik problemlere çekilmesi ve bunlara karşı reaksiyon göstermesi gerektiği gitgide önem kazanmakta ve taban bulmaktadır. Özellikle, son yıllarda ortaya çıkançevre örgütlerinin sayısının giderek artması buna güzelbir örnektir. Sayıları giderek artan çevre örgütlerinin üyelerinin bugün binlere hatta milyonlara ulaşmış olması, insanların çevreye, dolayısıyla ekolojiye yönelik olumlu ve haklı bir tavır sergiliyor olduklarının dagüzel bir biçimde ortaya koymaktadır. Ancak, ekolojik problemlerin sıklıkla gündeme geldiği günümüzde çevreye duyarlı, çevreyle barışık ve çevre sorunlarına karşı demokratik tepkisini ortaya koyabilen bireyleredaha fazla ihtiyaç bulunmaktadır. Bu bireylerin ekolojik okur-yazar olacak şekilde ve ekolojik zekâya sahip olabilecek bir biçimde yetiştirilmesi ise ancakok ullarda mümkündür.

   Elbette, okullarda yürütülen ekolojik eğitimin belli bir disiplinin öğretimi şeklinde değil, öğrencilerin gerçek anlamda küresel duyarlılığa sahip olabilecek bir biçimde uygulamalı olarak yetiştirilmesi şeklinde olması gerekmektedir. Ekolojikzekâ ile donanık bireylerin ise ekolojik problemlere duyarlı olması, gerektiğinde bu problemlere demokratik tepki göstermesi gerekmektedir.

   Günümüzde artık bireylerin yalnızca kendi çevresindeki ya da ülkesindeki ekolojik problemlere tepki göstermesi yetmemektedir. Bireylerin, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen ekolojik problemlerin tüm dünyayı ve bu dünyada yaşayan tüm insanları olumsuz olarak etkileyebileceği bilincinde olması gerekmektedir. Bunun için, günümüzde öncelikli olanın ekolojik zekâya sahip bireylerin yetiştirilmesi ve bu bireylerin ekolojik problemlere duyarlı bir biçimde eğitilmesi gerekmektedir.



GÖKHAN BAŞ

Selçuk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı,

Eğitim Programları ve Öğretim Bilim Dalı

Doktora Öğrencisi

17 Eylül 2012 Pazartesi

NEDEN PERMAKÜLTÜR?


EKOLOJİK OKUL BAHÇESİ HAREKETİ 


Okullarda mevcut bulunan bahçelerin/alanların “ekolojik alanlar”a dönüştürülmesi hareketidir. Alanların yeşillendirilmesi ve doğal sistemlerin kurulması ile çocukların doğayla yeniden iletişim kurmalarını amaçlar.Öğrencilere, çevreleri üzerinde etkiye sahip oldukları bilinci aşılandığı gibi, eko-sistemlerle bağları da öğretilir.

Ekolojik okul bahçeleri ayrıca, yerel bitki üretimi ve yerel vahşi yaşamın (kuş, böcek ve bitki türleri) korunması ve incelenmesi konularının da altının çizildiği platformlar oluşturur.

Geleneksel oyun alanlarından farkı 

Geleneksel okul bahçeleri çok az oyun alanın sahiptirler ve çocuğun ilgisini çekmezler. Dikkati dağılan çocukları ya da bahçe alanlarında enerjisini atamayan çocuklar şiddet eğilimi gösterirler. Aynı zamanda geleneksel bahçelerin diğer bir dezavantajı, kimyasal boya vs kullanımının yaygın olmasıdır. Bir diğer dezavantajı da zeminin taş ya da asfalt olmasıdır ki bu durum da daha fazla yaralanmalara neden olur. Ancak yeşil okul bahçelerinde zemin bitki örtüsüyle kaplıdır, yaralanma yaşanmaz.

Ekolojik bahçe alanlarıysa kendi içlerinde özel ve tektirler. Ağaç ve bitkiler mikroiklimler yaratarak farklı ve rahat oyun alanları oluştururlar. Ayrıca öğrenciler, ‘atık’ kullanımı ile (kompost) yeniden değerlendirme fikrinin sürecine tanık olurlar; böylece bakış açıları değişerek çevresel sürdürülebilirlik fikrini benimserler.

Ekolojik Okul Bahçeleri Ne Sağlar?

Çocuklar, sınıf dışında ya da doğal ortamda yapılan çalışmalarda kendileriyle çevreleri arasında bağ kurarlar ve bu bağ sayesinde her hareketlerinin çevrelerini etkilediği gerçeğini kavrarlar. Bu durum beraberinde sorumluluk getirir ve birer birey olduklarında da bu kavram “toplum/topluluk sorumluluğu bilinci”ne dönüşür.

Okullar birer ekosisteme benzer; daha büyük ekosistemlerin içinde var olurlar, kaynaklara ihtiyaç duyarlar, onlarla işbirliği yaparlar ve diğer sistemlere dönüşürler. 


Ekolojik okul bahçelerini ele aldığımızda faydalarını şu şekilde sıralayabiliriz:


· Öğrenciler yerel ekolojiyi/çevresini tanır.

· Yaşadığı yerdeki doğal hayatı inceler, örüntüleri kavrar.

· Doğal hayatı kitaplardan değil gerçek yaşamdan öğrenir.

· Sıradan oyun/çalışma alanlarından daha farklı ve daha fazla araştırma/oyun sahası sağlarlar.

· Atığı kaynak olarak kullanır, yaşam döngüsünü öğretir ve tüm süreçlere öğrenciler de dâhil olur. 


Okulda Permakültür Bahçelerinin Avantajları:

· Kurulmaları, tasarımı kolaydır.

· Bir defâ tasarlandıktan sonra baş etmesi kolaydır ve yaygın olarak bahçelerde kullanılan kimyasal uygulamalarını gerektirmez.

· Sürdürülebilirlik ilkelerine uyar.

· Çocuklara fonksiyonel bir sistemle çalışma fırsatı sunar ve sistem işleyiş düşüncesini geliştirmeye yardımcı olur.

· Permakültür, küresel çapta pek çok okulda uygulanmaktadır ve bu okullar arasında ağ kurar.


Bill Mollison’ın Permakültür Prensipleri:


- “Yeterli”, kaynakları bilgece kullanmanın anahtar kelimesidir.

- Doğayla birlikte çalış, ona karşı değil.

- Sorun çözümdür; ya da ‘çözümleri gör, sorunları değil’.

- Mümkün olan en büyük etki için en küçük değişimi mümkün kıl.

- Sistem sahası teorik olarak sınırsızdır.

- Her şey iki şekilde çalışabilir/işleyebilir.

- Başarı ve evrimi hızlandırmak için tasarla.

- İlişkilerin ön planda olduğu saha tasarımı kullan.

- Önemli her bir fonksiyon, farklı pek çok öğe tarafından desteklenmelidir.

- Her öğe pek çok fonksiyon gerçekleştirir. Her şeyi en yüksek kapasitesinde kullan.

- Gıda üretimini şehirlere geri getirin.

- Çeşitliliği arttır ve dengeyi oluştur.

- Mücâdele değil, işbirliği.

PERMAKÜLTÜR NEDİR?

  Permakültür kavramının isim babası Bill Mollison, Permakültür: Bir Tasarımcı Elkitabı adlı eserinde permakültürü şöyle tanımlar: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. Üzerinde yaşayan insanlar ile arazinin, gıda, enerji, barınak ve diğer maddi ve manevi ihtiyaçları sürdürülebilir bir şekilde karşılayan ahenkli bütünleşmeleridir. Sürdürülebilir tarım olmaksızın istikrarlı bir sosyal düzen mümkün değildir.

  Permakültür tasarımı, kavramsal, maddi ve stratejik bileşenleri tüm canlıların yararına çalışan bir model içinde bir araya getiren bir sistemdir. Permakültür’ün arkasındaki, doğaya aykırı olmaktan ziyade onunla birlikte çalışma, uzun süreli düşüncesizce hareket etmekten ziyade uzun süreli özenli gözlem yapma, sistemlerin sadece bir ürününün peşinde koşmaktan ziyade onlara bütün işlevleriyle bakma ve sistemlerin kendi evrimlerinin gerçekleşmesine izin verme felsefesidir.

  Permakültür, sürdürülebilir insan yerleşimleri kurgulayabilmemizi sağlayan bütünsel bir tasarım bilimidir. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralamaktadır:

- Yeryüzüne Özen Gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.

- İnsanlara Özen Gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.

- Nüfus ve Tüketime Sınır Getirme; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.

HAYDİ ÇOCUKLAR DOĞAYA!

         Çocuklar zamanlarının çoğunu kapalı mekânlarda, elektronik aletlerle geçirmesinin birçok fiziksel ve psikolojik rahatsızlığı (örneğin obezite, hiperaktivite, kaygı bozuklukları, depresyon, uyum sorunları, şiddet eğilimleri) tetikleyen ya da ağırlaştıran bir etken olduğu artık biliniyor. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Doğasızlaşmanın çocuklara bedeli çok ağır. Amerikalı araştırmacı yazar Richard Louv (2008) bu olguyu “Doğa Yoksunluğu Sendromu” (Nature Deficit Disorder) olarak tanımlıyor. Louv, anksiyete, dikkat bozukluğu ve obeziteyi bu yoksunluğa bağlayarak çözümün, çocuk eğitimini doğaya yakın tutmaktan başladığını savunur.

         Özellikle son yıllarda çocukların doğaya çok daha az çıkmaları, sürekli kapalı yerlerde kalmaları, enerjilerini boşaltamamaları, okulda beden dersi saatlerinin azalması, bilgisayar başında geçirilen zamanın artması, teneffüs saatlerinin azaltılması dikkat eksikliğinin artışındaki nedenlerden olabileceği ileri sürülmektedir.  “Doğa Yoksunluğu Sendromu” (Nature Deficit Disorder) sadece dikkat eksikliği değil, aynı zamanda depresyon ve anksiyetenin de sebebi olacağı ileri sürülmektedir. Ayrıca, obezite Türkiye’de de özellikle şehir çocuklarında önemli bir sağlık sorunu konumundadır.

         Çocuklar artık böcekleri, çiftlik hayvanlarını, bitkileri, kurbağaları, dereleri, sadece kitaplarda ya da televizyonda görüyor, yediklerinin nereden geldiği hakkında bile bir şey bilmiyorlar. Ne yazık ki eğitim sistemi kapalı mekânlarda, soyut kavramların öğretilmesine dayalı. Yeni kuşaklar için doğa giderek uzak ve soyut bir kavrama dönüşüyor. 


          Kapalı mekânlardaki etkinliklere kıyasla çocuklar doğada, açık havada fiziksel olarak çok daha aktiftir. Sınıflarında, ders çalışırken, televizyon ve bilgisayar karşısında yalnızca zihinleri çalışan çocuklarımızın bedenlerini de çalıştırmaya ihtiyaçları vardır. Spor etkinlikleri bu ihtiyaca ancak bir ölçüde cevap verebiliyor. Norveç’te ve İsveç’te yapılan çalışmalar, doğal alanlarda oynayan okul öncesi çocukların, düz zeminli çocuk bahçelerinde oynayanlara göre denge ve çeviklik testlerinde daha başarılı olduklarını ortaya koyuyor (Louv 2008).